18.11.05

Basiniza Turban Kadar... ve Soz Gumus Ise Sukut Altindir Sayin Erdogan


Biz tartismak. konusmak ve yazmaktan biktik ama gundemde yine turban veya bazi kesimlerin deyisi ile "basortusu"sorunu var. Bu sefer ne Cumhurbaskani, ne meclis baskani ne de Basbakanin kiskirtmalari ile degil AIHM nin Leyla Sahin in actigi dava ile ilgili karari ile bu sorun yeniden gundeme geldi. Bir gazetemiz AIHM nin karari ile "Bu defter kapanmistir" diye bile baslik atti. Ne yazik ki bu defter, binlerce insan bu durumdan magdur oldugu surece ve laik ile siyasi cekismelerin odak noktasi olmaya devam ettikce, gundemimizi suni de olsa mesgul etmeye devam edecek.

Benim bu yaziyi yazmamdaki amac AIHM nin kararini veya Turban(Basortusu) konusunu tartismak degil, zaten bunu yayin kuruluslari, yazarlar ve dusunurler fazlasi ile yapiyor. Benim dikkat cekmek istedigim unsur Basbakan Sayin Erdoganin bu ve baska konularda ki aciklamalari. Her ne kadar Basbakanin ulema ve basortusu ile ilgili sozlerinin carpitilip medya tarafindan malzeme yapildigini dusunsem de, turban konusunda dikkatli bir politika izleyen Basbakanin bu kadar yanlis anlasilabilicek ve gerginlik yaratabilecek bir aciklama yapmis olmasina anlam veremiyorum.

Artik uc seneyi askin bir suredir Basbakanlik gorevini yuruten ve 2 donem Istanbul Belediye Baskanligi yapan Sayin Erdogan'in ne zaman konusup, ne zaman yorum yapmamasi gerektigini ve ozellikle kendisine cephe alan sol medya ya malzeme vermemesi gerektigini dusunuyorum. Sadece Basbakan olarak degil, yine gereksiz baska bir konusmasi yuzunden hapis yatmis bir kisi olarak daha dikkatli olmasi gerekir. Simdi bu son yaptigi konusma yuzunden belki savcilik tarafindan yine gereksiz ama buyuk gerginlik yaratabilecek bir sorusturma acilma ihtimali bile var.

Tayyip Erdogan'in dobra kisiliginin ve Kasimpasali olmasinin Turk secmenleri arasinda prim yaptigi kesin ama T.C. Basbakani olmak ne genclik kollari baskani olmaya ne de belediye baskani olmaya benzemez, benzememeli. Kasimpasali tavirlari ve konusmalari secim meydanlarinda yapilabilinir ama halkimizi suni gundemlere iten ve gerginlik yaratan hassas konularda, dobraligin ve delikanliligin degil devlet adamligi olgunlugunun on planda olmasi gerekir. Acaba T.C. Basbakanin dan her konuda bir demec almak neden bu kadar kolay? Hukumetin sozcusu acaba ne is yapar? Acaba Basbakan yorum yok veya daha sonra aciklama yapacagim diyemez mi? Basbakanin danismanlari ve konusma yazarlari neden bu bosbogazliga mudahale etmez? Bu yanlis anlasmalara yol acan aciklamalar Basbakanin ilk vaakasi degil ama umarim bu olay artik bir ders olur ve gercekten politik yetenegi ust seviyelerde olan Sayin Erdogan, devlet adami olmaya bir adim daha yaklasir.

11.10.05

Acı Kaybımız: Attila İlhan'ın Vefatı Üzerine

Gecenin bir buçuğunda bu acı haberi uyumadan önce son bir kez baktığım internetteki gazetelerden öğrendim. Söylenecek çok şey var hakkında. Siyasi görüşüne katılan veya katılmayan herkes sanırım onun Türkiye'nin sanat, edebiyat, ve en nihayetinde siyaset alanındaki tartışılmaz etkisi olduğunu kabul edecektir. 1940'lardan beri 60 yıldır Türkiye'nin siyasi ve kültürel haritasına damgasını vurdu Attila İlhan. Çok şükür lise son sınıftayken ve Chicago arasında Türkiye'yi ziyaretlerimden ikisinde kendisiyle birebir görüşme imkanım ve birkaç da telefon görüşmemiz oldu. Fikirlerinin geçen birkaç yıl içerisinde bu kadar yaygınlaşacağını ve siyasetin gittikçe genişleyen bir kutbunu -ulusalcılık, Kuvayı milliye, AB karşıtlığı, vs.- bu kadar etkisi altına alacağını o zamanlar bilemezdim ama biraz olsun tahmin ediyordum şüphesiz. Türkiye'de aydın çevrelerinin büyük bir kısmında yaşamının son anına dek Türkiye'nin en büyük aydını olarak tanındı ve sayıldı Attila İlhan. Sosyalizminin katı devletçi yorumunu Sovyetler çökmeden onyıllar önce eleştirdi. Maoculuktan solcu darbeciliğe kadar ilerci olduğunu iddia eden her türlü anti-demokratik eğilime eleştirel yaklaştı ve mesafeli durdu. 1940'ların ve 1950'lerin aşırı baskıcı, otoriter faşizan anti-demokratik atmosferinde kaydolduğu Türkiye Sosyalist Partisi dışında hiçbir siyasi partinin üyesi ve fanatiği olmadı (fakat Türkiye İşçi Partisi'ne Mehmet Ali Aybar döneminde taraftar ve destek oldu). Nazım Hikmet'in gayri-resmi varisi ve selefinin Attila İlhan olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz. Attila İlhan'ın 1970'lerden beri Sultan Galiyef ve Sovyet Devriminin erken dönemi üzerinden geliştirdiği sosyalizme açık, Kemalist anti-emperyalizm (Avrasyacılık) kesinlikle 20.yüzyıl Türkiye fikir tarihinin en orjinal akımlarından biri sayılmalı. Bu konu hakkında ben de Avrasyacıların fikirlerini -Attila İlhan'ın siyasal içerikli kitaplarını merkeze alarak- kendi çapımda naçizane bir makaleyi ingilizce olarak -rusça özetiyle beraber- Ab Imperio adlı derginin 2004 yılı son sayısında yayınlamıştım. Bildiğim kadarıyla İngilizce olarak Türkiye'deki Avrasyacılık üzerine yazılmış ilk araştırma makalesi ama inşallah bu konuda yapılan araştırmalar, konunun önemi göz önüne alınırsa, artarak devam edecek. Attila İlhan'ın TRT 2'deki Cumartesi gecesi sohbetleri (saat 9:00'da yayınlanıyordu yanılmıyorsam) yüzbinlerce (ve yıllar içinde milyonlarca) insana hitap etmesini sağladı ve aydın sorumluluğunun, entelektüelin halka ve halkın sorunlarına karşı bizzat halka yüzyüze bir tartışma, karşılıklı aydınlanma işlevi olduğunu gösterdi. Toplumsal sorumluluğu sanatçı kimliğiyle birleştirme noktasında Attila İlhan siyasal kültür dünyamızın zirvesini oluşturur. Türkiye'de olsam koşa koşa cenazesine gider, onu son yolculuğuna uğurlamak için sıraya girerdim. Başımız sağolsun, Allah rahmet eylesin, ve mekanı cennet olsun!

8.10.05

Washington Times ve ABD'nin değişen dış siyaseti.

Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerinde eleştirel bir tutum takınması ve ABD'yle Irak konusunda bir türlü uzlaşamaması ve en önemlisi İslamcı-kökenli bir partiyi demokratik koşullar altında ve başarıyla iktidarda tutması uzun süreden beri ABD'deki yeni muhafazakarların özellikle de Musevi kanadını rahatsız ediyordu. Middle East Quarterly'de geçen yıl yayınlanan Yeşil Sermaye Türkiye'yi ihya ediyor adlı makale ve aynı haftalarda belli başlı gazetelerde çıkan Türkiye karşıtı yazılarla bu kesim Türkiye karşıtlığına yöneldiğinin mesajını vermişti. 27 Eylül'de Washington Times'da çıkan Türkiye karşıtı yazı da bu tahminleri doğruluyor. Türkiye'nin ABD'yle 50 yıllık müttefik ilişkisi (Nato'ya giriş*Kore Savaşı 1953-2003 Tezkerenin reddi) sona ereli 2 yıl oldu, şimdilerde ancak uzatmalar oynanıyor. Bu demek değil ki Türkiye-ABD arasında ilişki tam bir düşmanlık şeklinde gelişecek, hayır, kesinlikle hayır. Ama eskiden Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerinin sık sık tekrarlanan eleştirilerine karşı Türkiye'ye neredeyse her zaman koruyan ve arka çıkan ABD'nin yerini artık 1980'lerin Fransa'sı gibi Türkiye'yi sık sık eleştiren ama ekonomik ve siyasi ilişkilerini de büsbütün koparmayan bir yarım-müttefiklik, koşullu ortaklık alacak, hatta aldı bile. Ama ABD'ye güvenemezsek, dış politikada artık kime güveneceğiz? Daha doğrusu, ABD'nin kaybolan desteğini hangi ülke veya ülkeler grubuyla ikame edeceğiz? Yoksa artık dış politikamızda en güvenilir müttefik diyebileceğimiz bir ülke veya ülkeler grubu olmayacak mı? Asıl büyük sorular işte bunlar. Aşağıda Washington Times'daki yazının İngilizce aslını göreceksiniz.

'No' to Islamist TurkeyBy Frank J. Gaffney Jr.September 27, 2005On Oct. 3, representatives of the European Union and the Turkish government of Islamist Recep Erdogan will meet to determine if Muslim Turkey will be allowed to seek full membership in the EU. It will be best for Turkey, to say nothing of Europe and the West more generally, if the EU answer under present circumstances is: "Thanks, but no thanks." The reason Europe should politely, but firmly, reject Turkey's bid should be clear: Prime Minister Erdogan is systematically turning his country from a Muslim secular democracy into an Islamofascist state governed by an ideology anathema to European values and freedoms. Evidence of such an ominous transformation is not hard to find. • Turkey is awash with billions of dollars in what is known as "green money," apparently emanating from funds Saudi Arabia and other Persian Gulf states withdrew from the United States after September 11, 2001. U.S. policymakers are concerned this unaccountable cash is laundered in Turkey, then used to finance businesses and generate new revenue streams for Islamofascist terrorism. At the very least, everything else on Mr. Erdogan's Islamist agenda is lubricated by these resources. • Turkey's traditionally secular educational system is being steadily supplanted by madrassa-style "imam hatip" schools and other institutions where students are taught only the Koran and its interpretation according to the Islamofascists. The prime minister is himself an imam hatip school graduate and has championed lowering the age at which children can be subjected to their form of radical religious indoctrination from 12 years old to 4. And in 2005, experts expect 1,215,000 Turkish students to graduate from such schools. • Products of such an education are ill-equipped to do much besides carrying out the Islamist program of Mr. Erdogan's AKP Party. Tens of thousands are being given government jobs: Experienced, secular bureaucrats are replaced with ideologically reliable theo-apparatchiks; 4,000 others pack secular courts, transforming them into instruments of Shari'a religious law. • As elsewhere, religious intolerance is a hallmark of Mr. Erdogan's creeping Islamofascist putsch in Turkey. Roughly a third of the Turkish population is a minority known as Alevis. They observe a strain of Islam that retains some of the traditions of Turkey's ancient religions. Islamist Sunnis like Mr. Erdogan and his Saudi Wahhabi sponsors regard the Alevis as "apostates" and "hypocrites" and subject them to increasing discrimination and intimidation. Other minorities, notably Turkey's Jews, know they are likely next in line for such treatment -- a far cry from the tolerance of the Ottoman era. • In the name of internationally mandated "reform" of Turkey's banking system, the government is seizing assets and operations of banks run by businessmen associated with the political opposition. It has gone so far as to defy successive rulings by Turkey's supreme court disallowing one such expropriation. The AKP-dominated parliament has enacted legislation that allows even distant relatives of the owners to be prosecuted for alleged wrongdoing. Among the beneficiaries of such shakedowns have been so-called "Islamic banks" tied to Saudi Arabia, some of whose senior officers now hold top jobs in the Erdogan government. • Grabbing assets -- or threatening to do so -- has allowed the government effectively to take control of the Turkish media, as well. Consolidation of the industry in hands friendly to (or at least cowed by) the Islamists and self-censorship of reporters, lest they depart from the party line, have essentially denied prominent outlets to any contrary views. The risks of deviating is clear from the recently announced prosecution of Turkey's most acclaimed novelist, Orhan Parmuk, for "denigrating Turks and Turkey" by affirming in a Swiss publication allegations of past Turkish genocidal attacks on Kurds and Armenians. • Among the consequences of Mr. Erdogan's domination of the press has been an inflaming of Turkish public opinion against President Bush in particular and the United States more generally. Today, a novel describing a war between America and Turkey leading to the nuclear destruction of Washington is a runaway best-seller, even in the Turkish military. • This data point perhaps indicates the Islamists' progress toward also transforming the traditional guarantors of Mustafa Kemal Ataturk's legacy of a secular, pro-Western Muslim state: Turkey's armed forces. Matters have been worsened by Mr. Erdogan's skillful manipulation of popular interest in the European bid to keep the military from serving as a control rod in Turkish politics. At the very least, over time, the cumulative effect of having the conscript-based Turkish army obliged to fill its ranks with products of an increasingly Islamist-dominated educational system cannot be positive for either the Europeans or the Free World beyond. Especially as Mr. Erdogan seeks to put into effect what has been dubbed a "zero-problem" policy toward neighboring Iran and Syria, the military's historical check on the gravitational pull toward Islamofascism is likely to recede. Consequently, the EU's representatives should not only put on ice any invitation to Turkey to join the European Union next week. They should make it clear the reason is Mr. Erdogan's Islamist takeover: The prime minister is making Turkey ineligible for membership on the grounds that the AKP program will inevitably ruin his nation's economy, radicalize its society and eliminate Ankara's ability to play Turkey's past, constructive role in the geographic "cockpit of history." It is to be hoped this meeting will serve one other purpose, as well: It should compel the Europeans to begin to address their own burgeoning problem with Islamofascism. Both Europe, Turkey and, for that matter, the rest of the world, need to find ways to empower moderate Muslims who oppose Islamists like Turkey's Erdogan. Oct. 3 would be a good time to start. Frank J. Gaffney Jr. is president of the Center for Security Policy and a columnist for The Washington Times.

Engin Ardıç'ın 27 Eylül tarihli yazısı İnönü dönemine ışık tutuyor

Söylenenlerin tamamına katılmasam da Engin Ardıç'ın bugün Akşam'da yayınlanan yazısı İnönü yönetimi altındaki 1940'lar Türkiye'sine ışık tutuyor. Genel ve yanlış inanışın aksine, İnönü hükümetinin ve özellikle Recep Peker'in açıkça Nazi Almanya'sının tarafının tuttuğunu, planlarını Almanya'nın yanında savaşa girileceğini düşünerek yaptığını gösteriyor. Dahası, başka pek çok alanda olduğu gibi dış politika ve iç politika (Türk kimliği) konusunda İnönü'nün Atatürk'ten ne kadar farklı -ve yanlış- düşündüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. İsmet İnönü dönemini eleştirmeden ve o dönemin uygulamalarına ve yönetimine karşı çıkmayan kimse kendisini demokrat ya da ilerici sayamaz, saymamalı, ister sağcı olsun ister solcu... İnönü'nün iç politikamızda (siyasi, kültürel, ekonomik, vs.) yarattığı tahribatı hala onarmak mümkün olmadı.Engin Ardıç'ın yazısı:Koskoca Atatürk slogan atar mıymış canım? Atar. 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sözü, bir slogandır.Atatürk, 'ne mutlu Türk olana' dememiştir, 'ne mutlu Türk doğana' dememiştir, 'ne mutlu kafatası önden arkaya bu kadar santim, sağdan sola şu kadar santim gelene' dememiştir.Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, Türk olmak için yeterlidir. Hristiyan Türk, Yahudi Türk olabilir. Vardır.'Kendini Türk hissetmek' de Türk olmak için yeterlidir. Başka devletlerin vatandaşı olan Türkler vardır, hem de milyonlarca.Bir Japon çıkar da 'ben Türk'üm' derse, Türktür.12 Eylül öncesi Türkiye karıştığı zaman 'İsrail'e kaçmayı' düşünen bir Yahudi dostum, geri dönmüş ve kalayı basmıştı: 'Sokakta kolu açık gezene saldırıyorlar, bunlar köktendinci be! Şimdi anladım, benim vatanım Türkiye'ymiş!'Başka bir Yahudi dostum bana 'siz İstanbul'a ne zaman geldiniz' diye sormuştu... 'Vallahi, baba tarafım Üsküdarlı ama 1870'lerden öncesini bilemiyorum' dediğimde gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi, dedi ki: 'Hah ha! Biz 1492'de geldik be!'Onları çok ittik kaktık.Çünkü, 'Türkiye'yi yabancı unsurlardan arındırmak' bir İttihat ve Terakki politikasıydı ama cumhuriyette de sürdü.Atatürk'ün reddettiği ırkçı politikayı, onun hastalığında CHP'yi ele geçirmeyi deneyen, ölümünden sonra da geçiren faşist klik yeniden ısıttı.Mübadeleyle Rum unsurundan, o çok tartışmalı kırımla da Ermeni unsurundan 'kurtulmuştuk'. Yahudi unsurunun belini de Varlık Vergisi'yle kırmayı denedik ama savaşı Almanya kazanamadı! O iş yattı.Faşist CHP yönetimi burayı Yahudi'lerden temizleyecek (Almanya'nın bizden böyle bir talebi olmadığı halde), savaş bitince de Almanya bize Kafkasya'dan pay verecekti!... Eski dostumuzla yeniden ortak olacaktık, tıpkı birinci savaşta olduğu gibi... Beklentimiz buydu.Fakat İsmet Paşa'nın tutumunu Saracoğlu ve Peker gibilerinden ayırmak gerekir. İnönü'nün temel sorunu devleti korumaktı, bunun için 'her iki tarafı da idare ediyor' ve savaşın sonunu bekliyordu. Müttefikler kazanınca çok partili döneme geçti. Almanya kazansaydı gözünü kırpmadan faşizme koşulurdu.Bazı ahmak solcuların pek övdükleri Köy Enstitüleri'nin üreteceği köy, bir 'faşist köy' modeliydi! Umulanın tam tersi çıkınca, ipleri komünistlerin eline geçmeye başlayınca boğduruldu.Önceleri hoşgördüğü Türk faşistlerinin tırnaklarını söktürmesi, Almanya'nın yenileceği iyice belli olduktan sonradır... Önceleri hoşgördüğü Türk komünistlerinin matbaalarının basılıp talan edilmesi de, Stalin'in bize karşı tavrı iyice ortaya çıkınca...Sonra, 6/7 Eylül 1955 gecesi, Lausanne Antlaşması'na göre İstanbul'da tutmak zorunda kaldığımız, başımızdan bir türlü atamadığımız Rum unsurundan bu kez korkutma ve kaçırma yöntemiyle kurtulmayı denedik. Sekiz yıl içinde bunu başardık.Bu geceyi, Rum milletvekili bile çıkarmış olan sözde demokratlar düzenlemişlerdi ha!Çünkü onların da asıl kökenleri CHP değil miydi? Bugün Ermeni, Rum, Yahudi unsurları Türkiye'de 'nesli tükenmeye yüz tutmuş kelaynak kuşları' gibi kalmışlardır.Cumhuriyette bir tek Ermeni kaymakam yoktur. Bir tek Yahudi mal müdürü yoktur. Bir tek Rum vali yoktur.Bunlara askerlik elbette yaptırılırdı ama ellerine silah verilmezdi eskiden, 'kullanmayı öğrenip de günün birinde bize doğrultmasınlar' diye! Yahudi asteğmenler de doğruca Sütlüce'ye, Levazım Okulu'na giderlerdi, 'aksatadan' iyi anlarlar ya...Bu saçmalıklar artık çok gerilerde kaldı.Bunları aştık, kuzum yeniden dönmeyelim oralara...Çünkü dönmek isteyenler var aramızda.

18.9.05

2. Schröder Mucizesi: SPD-FDP-Yeşiller ve SPD-Sol-Yeşiller Seçenekleri Denemeli

Gerhard Schröder geçen seçimlere de son ana kadar rakibi Hristiyan Demokrat Edmund Stoiber'in oldukça gerisinde kalarak girmişti. Buna rağmen son haftalarda yaptığı çıkışlarla Hristiyan Demokratlarla aradaki farkı kapattı ve 6 bin oy farkıyla (60 milyon seçmenin olduğu bir ülkede gerçekten 'kılpayı' bir zaferdi) Hristiyan Demokratları birkaç milletvekili farkla geçti, ve ortağı Yeşiller'in Hristiyan Demokratların gayri-resmi ortağı Hür Demokratlara fark atması sayesinde bir kez daha hükümeti kurdu. Bu seçimlerde aynı başarıyı yakalanması mümkün değildi. Çünkü partisinin sol kanadının önemli bir kesimi Sosyal Demokratlardan koparak eski Doğu Alman Komünistlerinin partisi PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ile birleşerek Sol Partiyi kurdu. Seçimde önce yapılan tüm araştırmalar ve Almanya içinde ve dışındaki beklentiler Angela Merkel liderliğinde Hristiyan Demokratların en az %5 (3 milyon oy) fark atarak seçimden birinci parti çıkacağını ve Hür Demokratlarla anlaşarak az bir farkla da olsa hükümeti kurabileceğini öngörüyordu. Hristiyan Demokrat-Hür Demokrat sağcı bloğun oyları %%50-%52 civarında tahmin ediliyordu. Bakın şimdi Schröder'in karizması ve kişiliğinin halk arasındaki popülerliği ve siyasetteki ustalığı onun son birkaç hafta içinde Hristiyan Demokratları yakalamasını sağladı. Bugünkü seçim sonuçlarına göre Hristiyan Demokratlar (CDU) %35.2, Sosyal Demokratlar (SPD) %34.1, Hür Demokratlar (FDP) %10, Sol Parti (Linke) %8.6, ve Yeşiller (Grüne) de %8.1 oy aldı. Merkel ve Schröder arasında en az %5 (3 milyon seçmen) olacağı tahmin edilen fark %1 (600 bin) olarak ortaya çıktı. Seçimin sürprizini ekonomideki iki uç, liberal sağcı Hür Demokratlar ve sosyalist planlamacı-eski komünist Sol Parti yaptı. Seçimin galipleri SPD, FDP, ve Linke, mağlupları da şüphesiz CDU ve Yeşillerdir. Sağcılara yardımcı olan tüm koşullara ve finansal ve uluslararası kamuoyunun ve Papa'nın ve ABD'nin desteğine rağmen CDU'yu başarısızlığa mahkum eden Angela Merkel de selefi Edmund Stoiber gibi hemen istifa ederse yerinde olur. Bütün gözlemciler CDU-SPD büyük koalisyonu bekliyor. Halbuki seçim sonuçları, SPD parti şefinin de dediği gibi halkın Şanşölyelikte Schröderi görmek isteklerini bir kez daha ortaya koydu. Dahası, CDU-FDPyi bir blok, SPD-Grüne'yi bir blok olarak görmek sol kesime haksızlıktır diye düşünüyorum çünkü seçimin dördüncü büyük partisi olan Linke de adından da anlaşılabileceği gibi bir Sol parti. Dahası Linke'nin yarısı SPD'den kopanlardan oluşuyor. Geçen seçimde %4 ile baraj altı kalan PDS'nin bugün %8 ile oylarını iki katına çıkarmış olmasında SPD'den kopanların rolü çok belirgin ve önemlidir. Seçmenin %50.2'si yani mutlak çoğunluğu (SPD-Grüne-Linke) SOL partilere oy verdi. Sağ partiler (CDU-FDP) bütün çabalara ve kötü ekonomik duruma ve yüksek işsizliğe rağmen oyların ancak %45.2'sini alabildiler. Ben şahsen büyük koalisyon fikrine karşıyım. Merkel ve partisi sırf seçmenin üçte birinin oyunu alabildiler diye böyle birşey haketmiyorlar. Dahası, CDU'nun oyu, Stoiber'in kaybetip istifa ettiği geçen seçime göre bile daha düşük! Seçmenin CDU'ya olan ilgisi artmamış tam tersine büsbütün azalmış. SPD'deki azalma zor dönemde iktidar olan her partinin uğrayacağı tarzda bir yıpranmanın sonucu. Seçmen Hür Demokratları ve (özellikle Doğu Alman seçmen) Sol Partiyi daha çok görmek istediğinin mesajını verdi. Bu şartlar altında, benim tercihim SPD-CDU arasında bir büyük koalisyon yerine SPD-Linke-Grüne arasında bir Sol Koalisyon veya en iyisi SPD-FDP-Yeşiller arasında bir Liberal Sol koalisyon kurulmasıdır. Eğer Hür Demokratlar ikna edilebilirse benim düşünceme göre en iyisi SPD-FDP-Grüne ittifakı olur, çünkü böylesi bir koalisyon hem -SPD sayesinde- Almanya içinde sosyal haklara duyarlı olmaya devam eder, hem FDP sayesinde iş çevrelerinin ve uluslararası piyasaların arzu ettiği bir takım reformları yapabilecek cesareti göserir, hem de bu reformlar uğruna kenarda köşede kalmış grupların ve doğal çevrenin büsbütün zarara uğratılmasına -Yeşiller sayesinde- karşı çıkar. Tabi ki bu amaçlar pekçok konuda birbiriyle çelişiyor ve çelişecek. Dolayısıyla SPD ve FDP sosyal güvenlik reformunda, vergiler konusunda ve ekonomiyi ilgilendiren pekçok konuda karşı karşıya gelecek ve çatışacak. Fakat en sonunda SPD -Sol Parti Linke'nin aksine- yeniden yorumlanmış, reforma uğramış liberal Sol'un temsilcisi. Sosyalizmden çok Tony Blair ve Bill Clinton soluna yakın. Bu sebepten SPD-FDP ortaklığı bir hayal olmamalı. Öte yandan Yeşiller de dünya çapındaki liberal sol hareketin bir yan kanadı ve alt öğesi sayılmalı. Siyasal haklar ve düşünce özgürlüğü gibi konularda Yeşiller ve Hür Demokratlar birbirine herkesten daha yakın ve benzer olmalı. Uzun lafın kısası, SPD-FDP-Yeşiller koalisyonu gerçekleşebilir ve gerçekleşmeli. Türkiye açısından bu koalisyon AB üyeliğinin hızla gerçekleştirilmesine ve Almanya'nın koşulsuz Türkiye'nin desteklemesine katkıda bulunur. Sonuçta Türklerin büyük çoğunluğu SPD ve Yeşillere oy veriyor. Oysa Türklerin hemen hiç oy vermedikleri CDU -ki başkanı Merkel tam bir Türk düşmanı, oy tabanı Katolik Almanlar da Türkiye karşıtı Alman Papa'nın desteğiyle Türk düşmanlığını iyice azıtabilirler- ve SPD arasındaki bir koalisyon Türkiye'ye büyük zarar verir, yarım ağızlı bir Türkiye destekçiliğini -belki de onu bile değil- sağlar. Buna karşın Türkiye açısından en Türk dostu ve destekçisi hükümet koalisyonu şüphesiz üç sol partinin koalisyonu (SPD-Linke-Grüne) olur. Sonuçte en çok Türk aday gösteren parti açık farkla Linke oldu. Linke'nin 9 Türk aday göstermesine karşı, Yeşiller 5, SPD ise 3 Türk aday gösterdi. CDU ve FDP ise birer Türk aday göstererek Türkiye'ye karşı soğuk yaklaşımlarını birkez daha kanıtlamış oldular. Partilerdeki Türk aday sayısı Türkiye'ye yaklaşımları için mantıklı bir ölçüt sayılabilir. Fakat Sol partinin -eski doğu Alman komünist partisi olması sebebiyle- aşırı sol görüşleri ve Almanya genelinde hiç de sevilmemesi SPD ve Yeşillerin onlarla koalisyon yapmasının çok zor ve neredeyse imkansız kılıyor. Oysa sol-sağ düzleminde böylesi bir Sol koalisyon pekala mümkündür ve Almanya'daki Türk azınlığa ve Türkiye'ye en çok yarar sağlayacak olan da böylesi bir koalisyondur. Fakat elbette Sol Partiyle yapılacak bir koalisyon uluslararası piyasaları, iş çevrelerini, finansal kurumları paniğe ve hatta dehşete sürükler ki bunun da Alman ekonomisine etkisi hiç de iyi olmaz kanaatimce. Bu sebeple, Türkiye'ye ve Türk azınlığa yakınlığına rağmen, Alman iç siyasetine ve iş çevrelerinin tercihlerine çok ters ve dolayısyla kurulması ve yaşatılması çok zor olduğu için SPD-Sol-Yeşiller seçeneğini bir kenara bırakıp, SPD-FDP-Yeşiller koalisyonuna yönelmek gerekir. Maalesef seçim sonrası ilk yorumlar dogmatik bi şekilde CDU-SPD arasında büyük koalisyonu kaçınılmaz bir sonuç gibi gösteriyor. İnşallah Hür Demokratlar ve SPD-Yeşiller akıllı ve duyarlı davranarak biraraya gelebilir. Böylesi bir koalisyon Türk azınlığa ve Türkiye'ye güvence sağlar ve yarar getirir, yoksul kesimi de ekonomik reformların en tehlikeli ve aşırı sonuçlarında bir nebze de olsun korumayı başarır. SPD-CDU arasındaki bir büyük koalisyon bunlardan hiçbirini yapmayacağı gibi Türkiye için, Müslüman ve diğer azınlıklar için, yoksul ve işçi kesimi için tam bir felaket olur.

15.6.05

Orta Asya Nasil Kaybedilir

Stratejik vizyonu kuruldugundan beri sinirli olan Turkiye Cumhuriyeti nin uluslararasi alandaki uzun donemli yaptigi ilk stratejik hamle NATO ya girmek olmus ve sonraki 50 senelik dis iliskiler stratejimizi bu hamle belirlemistir. Sovyetler dagildiktan sonra her ulke gibi bir bocalama yasayan Turkiye, enerjisini AB uyeligine yoneltmis ama alternatifler uretme ve bolgesel bir guc olma yolunda stratejiler gelistirememistir.

Merhum Turgut Ozal ozellikle Orta Asya ulkeleri ile iliskilerimizi ve isbirligimizi gelistirmek icin cok ugrasmis ama maalasef omru yetmemistir. Ondan sonra Demirel birkac sembolik ziyaret yapmasi disinda Orta Asya daki Turki Cumhuriyetlerinle ilgili uzun ve orta vadeli bir strateji gelistirilmemis, ozellikle Ozbekistan ve Azerbaycan ile iliskilerimizde gerileme olmustur. Turkiyenin bu genc ulkelere bir ornek ve destek olmasi gerekirken, etliye sutluye karismadan Orta Asya daki diktatorlerin ve baskici rejimlerin yesermesine seyirci kalinmistir.
Orta Asya daki Cumhuriyetler belki bugun cok buyuk bir oneme ve ekonomik guce sahip olmasalarda, dogal kaynaklari ve Sovyetlerden kalma altyapilari ile buyuk bir potansiyele sahiptirler. Bu bizim AB ye mahkum olmus dis politikamiz icin uzun vadeli bir cikis yolu ve alternatiftir.

AKP hukumeti tarafindan yurutulen komsula yeniden yaklasim ve sifir sorun politikasi gercekten cok geciken ama onemli bir baslangictir ama Turkiyenin kapasitesi acisindan yeterli degildir. Ozellikle buyuk kulturel ve tarihsel baglarimiz olan Orta Asya Cumhuriyetleri ile iliskilerimizde yeni atak stratejiler belirlenmelidir.

Allahtan sonunda beklenen tepkiler ve patlamalar olmus ve Orta Asya halki, Kirgizistan ve Ozbekistan da goruldugu gibi degisim istegini acik bir sekilde belirtmistir. Ama ne yazik ki yine Turkiye den bu konuda hicbir tepki veya destek gelmemistir.Ozellikle sozde "demokrasi" ve "ozgurlukleri" benimseyen "Bush doktrin"i kullanilarak A.B.D. ile Orta Asya da reform icin sikistirilmali ve ortak calismalar yapilmalidir. Yozlasmis, yolsuzluk icinde yuzen, vizyonsuz bir Orta Asya nin ne bu Cumhuriyetlerin halklarina, ne Turkiye ye ne de Dunya ya hicbir yarari yoktur ve Orta Asya daki rejimler yakinda surdurulemez bir duruma gelicektir.

Bu stratejik atak sadece Turkiyenin uluslarasi platformdaki onemini arttirmakla kalmaz Orta Asya da olusmasi muhtemel demokratik rejimlerin ve halkin Turkiye ye cok farkli bir sekilde bakmasini saglar. Firsat bu firsattir ve Basbakan basta olmak uzere hukumet Turkiye nin Orta Asya ya verdigi onemi ve demokratik reform isteklerini aciklamalari, yozlasmis diktatorlerin degil, bu ulkelerin halklarinin yaninda oldugunu belirtmeleri ve bu konularda uluslararasi arenada gerekli girisimlerde bulunmalari lazimdir yoksa Orta Asya ve stratejik onemi buyuk olan Turki Cumhuriyetleri birkez daha kaybedilecektir. Turkiyenin yeni acilimlarla onunun acilmasini sadece bu cok yonlu stratejik planlama saglayabilir.

7.6.05

Bogaz Dokuz Bogum...

Bogaz dokuz bogum soylemeden dokuz kere dusun derler...Ozellikle Turkiye'nin bogazinda en cok bogum olan siyasetcisi Demirel bayilir bu lafa! Fakat bu hafta ne olduysa oldu ve Demirel'in o dokuz bogum bogazindan buyuk tartisma yaratacak cumleler cikti:

"Devrim kanunlarini yenileyip, esi basortulu olanlara cumhurbaskanligi yolunu kapatalim!"

Peki Demirel niye soyledi bunlari? Daha da onemlisi niye boyle bir zamanlama ile soyledi?

Demirel'in bunca yillik Turk siyaseti tecrubesini goz onunde bulundurarak, boylesine tartismali bir fikri cumhurbaskani secimlerinden iki yil once ortaya atmasinin rastlantisal olmadigi kanaatine varmamak mumkun degil. Belli ki Demirel'in ortaya boylesine sert, bir cok kisiyi uzecek, eski populist gunlerinden uzak bir tavirla cikmasinin altinda ciddi sebepler var. Tahmin ediyorumki Demirel'in kulagina cumhurbaskanligi secimi ile ilgili bazi seyler gitti! Eger birileri ona fisildamadiysa da kafasinda bu konuda ciddi endiseler olustu! Askeri darbe ile hapis yatmis, defalarca basbakanlik yapmis, secimlere katilmis olan bir siyasetcinin kafasini bu kadar kurcalayan nedir peki?

Bana kalirsa Demirel'in yaptigi cikis iyi dusunulmus bir amaca hizmet ediyor. Bu amac cumhurbaskani konusunu gectigimiz donemde oldugu gibi oldu bittiye getirmemek. Daha cumhurbaskanligi doneminin bitmesine iki yil gibi bir sure varken bu aciklamanin gelmesi kazanin altina atesi yakmaktan baska birsey degil. Demirel kazan kaynasin istiyor, tartisma kamuoyuna (bu kelime nasil yazilir yahu?) yansisin, adaylarin eksileri, artilari halkin onunde tartisilsin ve en onemlisi eger AKP'nin kafasindan laik duzeni iyi temsil edecegi tartismali olan isimler geciyorsa bu cabalar desifre edilsin ve AKP'nin eli baglansin istiyor. Saniyorum ki Demirel'in kulagina AKP'nin cumhurbaskani konusunda turbanli bir adaya sicak baktigi gibi birseyler geldi veya Demirel her halikarda bu riski goz onunde bulundurup kendi siyasi populeritesini feda ederek laik duzene buyuk bir hizmet yapti.

Inaniyorum ki aramizda bircok kisi saygin kisiligi ve Turk devlet degerlerini istikrarla temsil etmesi bakimindan Ahmet Necdet Sezer'e sempati beslese bile ara sira cumhurbaskaninin ismini unutmus olmanin utancini yasiyordur. Turkiye Cumhuriyetinin en yuksek siyasi merci, devletin lideri ve temsilcisi gecen hukumet doneminde tam anlamiyla pasifize edilmistir. Aslinda bu siyasal by-pass in bas sorumlusu Suleyman Demirel'in ta kendisidir. Turgut Ozal'in cumhurbaskanligi doneminde basbakanlik yapan Demirel, o zamanki rakibi Ozal'a en buyuk darbeyi cumhurbaskaninin yetkilerini sinirlayarak getirmistir. Daha da otesi, kendi cumhurbaskanligi donemi sona ermeye yuz tutarken yeni cumhurbaskani seciminin adeta "kimi secsek isimize daha az karisir" diye dusunulerek yapilmis olmasina seyirci kalmistir. Sanirim Koskun eski sakini, bu yuce merciin 5 senelik siyasal populerite erozyonu yasamasina uzulmus ve bu mercii su anki konumuna getirmis olmanin bir nevi pismanligini hissetmis olacak ki, koskun bir sonraki donemde elle tutulur bir siyasi otorite olmasi icin caba sarfetmeye baslamistir. "Demokrasilerde care tukenmez" gibi her kaliba uyan bir siyasi sloganla populer beklentileri demokratik kaliplara sokmakta usta olan Demirel'in daha onceki tarzi ile bire bir zit bir tavirla, koskte turbanla ilgili olarak kendini tartismanin ortasina atmasi bence baska hic bir sekilde aciklanamaz. Uzun lafin kisasi bircogumuz gibi Demirel de sonunda Turkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaskaninin daha aktif bir siyasi role burunmus olmasinin gerekli olacagini anlamis gozukuyor. Bunlari soyledikten sonra Demirel'e bu fedakarligindan ve ileri goruslulugunden dolayi tesekkur edip bizi asil ilgilendiren konuya, yani cumhurbaskaninin secimine geciyorum.

Oncelikli sorular sunlar: Cumhurbaskani esi turbanli olabilir mi? olmali?


Bugun Turkiye anayasasi cumhurbaskanligi mevkisi ile ilgili tanimlarini acik ve net bir sekilde yapmis, cumhurbaskani veya esinin giyimiyle ilgili bir duzenleme getirmemistir. Diger bircok demokrasilerde oldugu gibi Turkiye'de de kanun onunde aday olma hakkina sahip olan her vatandas cumhurbaskani olabilir. Fakat bunun otesinde devlet liderleri devletin zamansizligini ve surekliligini yansitmasi bakimindan belirli bir siyasi gelenek icinden cikarlar. Turkiye'de bu gelenegin kokleri Cumhuriyet devrimimize dayanmakta ve devrim kanunlari ile tanimlanmaktadir. Bu kanunlar icinde cumhurbaskani ve ailesinin giyimi ile ilgili bir madde bulunmasa bile Turk toplumunun giyim adetini degistirmeyi amaclayan kiyafet kanunlari bulunmaktadir ve Turk toplumunun temsilcisinin bu amaclari en yuksek sekilde simgelemesi gerekliligi kanun maddesi ile vurgulanmasina gerek olmadan anlasilmis ve gelengimizin bir parcasi olmustur. Bu sebeple cumhurbaskanimizin ailesinin bundan onceki donemlerde oldugu gibi bu kimligi yansitacak kisiler olmasi gerekliligi suphesizdir. Bu mevkiye getirilecek kisinin ailesinin giyiminin onemli olmadigini varsaymak, ulkenin siyasi gelenegini ve dolayisiyla temel degerlerini onemsememek demek olacagi icin bu tarz bir yaklasim kabul edilemez. Demirel'in devrim kanunlarini degistirme fikrinin de iste bu sebepten dolayi kabul edilemez oldugunu gormek gerekir, basbakanin soyledigi gibi "devrim kanunlari yapboz tahtasi degildir".
Siyasi gelenek sureklilik gerektiren ve sureklilikte topluma getireliri olan bir kurumdur, bu kurumun zarar gormesi, Turkiye'nin her acidan zarar gormesi demektir. Cumhurbaskaninin karisinin turban takamamasi soz konusu degil, takmamasi soz konusudur. Bu konuyu bir insan haklari meselesi olarak gormek sinsilikten baska bir yaklasim olamaz. Su anki basbakanimizin esinin basini kapatma ozgurlugu tartisilamaz, fakat su anki basbakaninin cumhurbaskanligi mercii icin uygun olup olmadigi tartisilabilir. Bu konu haklarla degil, gelenekler ve uzun vadeli cikarlarla ilgilidir. Bugun yonetimde olan siyasi irade esi kapali bir cumhurbaskani secmeye ozgurdur, fakat bu yonde bir karar vermeleri Turkiye'nin temellerini ve siyasal gelenegini degistirmek olacagi icin bu karari vermeden once bu degisimin gerekliligine butun ulusu inandirmis ve onayini almis olmalari gereklidir. Bu karar hukumetler arasi bir ulusal mutabakat demektir ve bana kalirsa AKP'nin iki sene icinde bu mutabakata varmasi fiziksel olarak mumkun olmadigi icin esi kapali bir cumhurbaskani adayiyla ortaya cikmalari cok buyuk bir yanlis olup, devlete, AKPye ve butun ulusumuza zarar verecektir.

Bugun Turkiye'de yuzde 40-50 arasi bir grup ulkenin kendini tanimladigi sekli benimsememisse mutlak bu tanimda bazi sorunlar vardir fakat Turkiye'nin ne oldugunun, Turkiye ulusal kimliginin ne oldugunun tartismasi onemli ve gerekli oldugu kadar bu kadar basite de indirgenemez.

Bu sebeplerin AKP hukumeti icin yeterince acik olduguna inandigimdan dolayi onumuzdeki cumhurbaskani doneminde boyle bir girisimde bulunmayacaklarini dusunuyorum. Fakat Demirel'in ortaya bu konuyu atmasindan anlasiliyor ki bir sonraki cumhurbaskanligi doneminde yine ayni tartismalar yasanacaktir ve Turkiye'nin hali hazirdaki imajini ve siyasal gelenegini surdurmesi gerektigine inananlar bir daha ki sefere toplumsal munazaranin daha agir basan tarafi olmak durumundadir. Benim kisisel gorusum Turkiye'nin mevcut siyasal geleneginin demoksiyle ve halkimizin devrim oncesi yasami ve kulturu ile daha organik bir baginin bulunabilecegi yonundedir. Ote yandan siyasal gelenegi yaratan sey surekliliktir ve ulkemizdeki mevcut duzenin sorumlulugunu ve eksikleri olsada gururunu hisseden biri olarak bu gelisimlerin sureklilik cercevesi icinde yapilabilecegine olan inancim sonsuzdur. Bir diger inancim da bu degisimlerin aslan payinin, AKP'nin ait oldugu siyasal kanat tarafindan degil, ulkenin yeni olusacak solu tarafindan gerceklestirilecek olmasidir. ama biliyorum ki ben fazla iyimser biriyim....

Bugun gazeteden...

Dunku yazimin ustune bugun gazetede Baykal'in soyledikerini gormek ilgi cekiciydi. Tabi herkes Baykal'in veya herhangi bir odagin bu cikisi yapmasini bekliyordu fakat terorun hortlamasina karsi "dis onlemler"in yeterince alinamadigini soylemesi benim yazdiklarimla paralellik olusturuyor diye dusunuyorum.

Baykal iyi bir cikis yapiyor. Bu konunun uzerine gitmesi lazim, fakat bu firsati AKP ye darbe indirme firsati olarak gorup kotuye kullanirsa hepimize kotuluk etmis olur....

buyrun okuyun:

http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~587626,00.asp

Diger taraftan hemen bu Baykal haberinin yaninda Bush-Erdogan gorusmesiyle ilgili bir haberde yayinlanmis. Turkiye'nin Bush doktrini icinde azimsanamayacak bir jeo-kulturel-politik onemi oldugu fikrinin bir kez daha altini cizdigini dusundugum icin o haberi de okumanizi tavisiye ediyorum. Bu iki haberin dunku yazidan sonra yan yana cikmasi ilginc bir rastlanti :P

http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~3@nvid~587623,00.asp

5.6.05

TURKIYE'NIN JEO-POLITIK ONEMI SONA ERMEDI! DUGMEYE BASMA SIRASI BIZDE!

Trabzon ve Sakarya olaylarindan sonra Erdogan konustu: "Birileri dugmeye basti!". Peki kim bu birileri?

Turkiyenin jeopolitik (geopolitic) onemi daha ilkogretim cagindan baslayarak her vatandasimiza alti cizilerek ogretilmistir. Peki nedir Turkiye'nin jeopolitik onemi?

Hatirlarsinizki ilkogretim "milli" cografya kitaplarinin bir bolumu ayni bu konu basligi altinda toplanmis, butun genclerimize 'buyuk devletler stratejisine giris' iceriginde bir ders vermekteydi. Isin asli su ki, ilkokul kitaplarinda yer alan tanim Turkiye'nin Birinci Dunya Harbi sirasindaki jeopolitik onemini anlatiyordu. Bogazlarin kontrolunde olmak, Avrupa ile Asya arasinda bir kopru durumunda olmak gibi bazi cografi avantajlarimizin ulkemizi stratejik bir konuma tasidigi fikri aslinda gerceklere Cumhuriyet tarihimizin neredeyse hic bir bolumunde yansimadi. Turkiyenin topraklari uzerindeki tarih ve kultur birikimi, Asya ile Avrupa arasindaki sikismis konumu bize sadece turizm acisindan ufak bir fayda saglarken, bir cok acidan, en onemlisi guvenlik acisindan her zaman zarar getirdi.

Halbuki ilkogretim kitaplarinda atlanilan, fakat Turkiye'nin 1945-1991 arasi tek jeopolitik onemi olan ozelligimiz Sovyetler Birligine komsu olmakti. Bu ozellik bizi Amerikan yardimlari listesinde ust siralara tasimanin yani sira bir Nato uyesi olmamiza, Cumhuriyet devrimleriyle baslattigimiz Avrupa'ya yakinlasma amacina yardim sagladi. Ote yandan bu donem icinde ulkemizin ic politikalari buyuk devletlerin soguk savas stratejilerine maşa haline geldi ve ulkemizin hakiki bir insan haklari gelisimi kaydetmesine her zaman engel oldu. Turk solu kirbaclandi, Turk egitimi manipule edilip darbe gordu, Turkiye'nin egemenligi neredeyse kagit uzerine indirgendi. Amerikan yardiminin fiyati agir oldu: Turkiye ekonomik ve politik bagimliliklari olan bir ulke haline geldi. Turk halkinin kendi kaderini tayin etme sansi hokkabaz ustaligiyla ellerinden alindi. Turk demokrasisi, dunyadaki demokrasi savasi ugruna feda edildi. Bati dunyasi adina kursunu biz aldik, karsiliginda ne aldigimiz ise 3 ekimden sonra daha netlesecek.

Peki soguk savas doneminin sonu Turkiye'nin jeopolitik oneminin sonu mu demek oluyor?;
Bu sorunun cevabi bana gore hayir.

Ikinci Dunya Savasinda Nazilere, Soguk Savas sirasinda Sovyetlere karsi yaratilan dunya duzeninin yeni bir versiyonu "Bush doktrini" olarak tekrar karsimiza cikmis durumda. Bu yeni buyuk devletler stratejisi icinde Turkiye yine dusmana karsi on safha olma ozelligini koruyor. Gecen iki sene icinde baskan Bush'un seytan mihveri (axis of evil) olarak adlandirdigi yeni dusmanlar grubunun iki uyesi, Irak ve Iran ayni zamanda bu gruba katilmasi en kuvvetli aday olan Suriye, Turkiyenin guneydeki komsulari. Bunun otesinde Turkiye, terorle olan tecrubesi, radikal islamla olan tecrubesi, laik duzende yasayan Musluman toplumu, orta asyadaki stratejik-ekonomik onemi artmis ve radikal islamin tehtidinde olan devletlere olan kulturel baglari ve en nihayetinde barindirdigi sahin politikacilari sayesinde Amerika acisindan yepyeni bir jeo-kultur-politik onem kazanmis durumda.

Bircoklari dunyada degisen savas ve strateji metodlari bakimindan artik cografi konumun ulkelerin politik onemlerine olan etkisinin azalmakta oldugunu ve dolayisiyla Turkiye'nin bu ozelliklerinin gercek anlamda bir onem ifade etmedigini dusunsede ben bu dusunceye katilmiyorum. Bana kalirsa yukarida saydigim sebepler Turkiye'nin yeni dunya dengelerinde onemini arttirmak, ve hatta soguk savas doneminden yuksek bir seviyeye getirmek icin yeterli gozukuyor.

Bizim su anda yapmamiz gereken sey soguk savas donemindeki rolumuzun ulkemize yukarida bahsettigim getirilerini ve goturulerini alt alta koyup, Turkiye'nin bu yeni jeo-politik onemleri sahiplenmesinin ulkemizin gelecegi acisindan iyi mi yoksa kotu mu olacagini dusunmek. Benim bu konudaki tavsiyem orta yolu bulmak; yani hem bu onemleri sahiplenip ve getirilerini alip, hemde bize olan negatif etkilerini yok etmek. Yani ne yardan ne serden vazgecmemek.

Fakat yeni duzen icinde Turkiye, soguk savas duzeninde yaptigi cengaverligi yapmayarak, yani Irak'taki isgale katilmayarak kendi jeopolitik avantajindan feragat etmis gozukuyor. Ben savas oncesi Turkiye'nin savasa girmesinden yana oldugumu defalarca aktarmistim; bugun soylediklerimden yana duruyorum. Turkiye savasa girmemis olsa bile Istanbul saldirilari ile Al-Kaide'nin hedefi olmus, su an PKK'nin oldurmekte oldugu ve Irakta guvenligini saglayamadigimiz icin olen vatandaslarimizla beraber kaybimiz savasa girmemiz durumundaki kaybimizla karsilastirabilecek seviyelere gelmistir. Ote yandan, bu kararimizla 28 milyarlik ekonomik, Irakta daha soz sahibi olma bakimindan politik, ve Amerika ile iyi iliskilerde olma bakimindan stratejik bir cok avantajimizi kaybetmeye yaklastigimiza inaniyorum. Turkiye, son iki senedeki ekonomik ve demokratik basari ile, bu avantajlar olmadanda ileri gidebilecegini gostermis olsada ben bu ilerlemenin avantajlarimizi koruyarak basarilabilmis olacagini dusunuyorum.

Tabi ote yandan, millet iradesiyle meclisimizin aldigi karar bizi bu isgalden uzak tutmus olsada, Incirlik ve Nato ile olan sorumluluklarimiz ve devletin uzun vadeli politikalarini kollayan merciler sayesinde Turkiye yine savasa bir taraf olmus, sadece onemli bir taraf olamamistir. Iste yapilan en buyuk bir gafletde budur.

Bugun Turkiye bu yeni jeopolitik onemlerin farkina varip sahiplenmezse ve getirilerinden yararlanmazsa buyuk bir firsat kacirmis olur cunku bu onemler yabanci oyuncular tarafindan gozlenmekte ve Turkiye kendi iradesi disinda oyunun icine her halikarda cekilmektedir. Sonucta degisen tek sey, ister istemez icinde bulunacagimiz bir savasa hazirliksiz girmemiz, ve bu savasin gelirlerini alamazken, giderlerine ortak olmamizdir.

Iste Tayyip Erdogan'in soyledigi "dugmeye basma" meselesinin ucu bu konuya dayanmaktadir.Amerikan yonetiminde olan Wolfowitz, Rumsfeld, Cheney ve Rice gibi sahinler Turkiye'nin bizim sahiplenmeyi red ettigimiz oneminin farkinda olduklari gibi, bu onemleri kendi stratejik oyunlarinda kullanmanin hesaplarini mutlak yapmislardir. Turkiye'nin yeni dunya duzeninin vakumuna cekilmesi, hic kuskusuz ki soguk savasta oldugu gibi ic islerine yapilan mudahale ile saglanabilir. Yurt disinda memnun olmadigi hukumetleri dusurmeyi guvenlik planinin ilk paragrafina tasiyan Amerika, bu oyunu Turkiye'ye hic gostermeden oynamaktan cekinmeyecektir. Netekim Amerika'nin PKK ya karsi operasyon konusunda iki yuzlu yaklasimlari ve son dort ayda sayilari 50-60 yaklasan sehitlerimiz bu oyunu oynamaya basladiklarinin bir gostergesidir. Bugun Turkiye'de demokratik adimlar atilip PKK'nin gucu bu kadar zayiflamisken inanilmaz bir zamanlama ile ulkenin milli kimliginin tartismada oldugu bir sirada PKK nin yeniden patlamasi, ulke icindeki atese korukle gidip tahrik etme cabasindan baska bir sey degildir. Bu tahriklerin sonucunda ulkede Amerikan planlarina katilmak istemeyenler, (AKP/CHP) icerideki guclerini yitireceklerdir. Aslinda Turkiye'de son bir kac ayda olanlarda bunu gostermektedir. Hic yoktan patlayan bazi sorunlar, Turk devletindeki sahinleri, (DYP-Mehmet Agar) guclendirmis, Turkiye'yi hic olmadik zamanda siyasal ic rekabetin tuzagina dusurmustur. Elbetteki Turkiyedeki sahinlerin guclenmesi su siralarda Amerikadaki sahinlerin isine gelecektir; kendi dillerinden anlayan, eli agir ve body guard gibi cengaver bir Turkiye! Hemde dahasi, ise gec kalmis, elinde kozu olmayan, ne yaptigini bilmeyen bir Turkiye!

Simdi bana donup, "Nasil olsa bizi icine cekecekleri icin, biz gonullu mu olalim yani?" diye sorabilirsiniz. Cevabim tabi ki hayir. Basta soyledigim gibi en iyi strateji orta yolu izlemekten gecer; Yeni dunya duzeninde bilincli bi sekilde yerimizi almak ve bu davranisimizin getirisini fazlasiyla somurerek her alanda toplamak; ulkemizin uzun vadede guvenligini saglayacak adimlari bu cercevede dunyaya kabul ettirerek atmak; ic islerimizin masa olmasini, icerideki tahriklerin kaynaklarini desifre ederek ve ustune giderek engellemek, demokratik ve ekonomik adimlari hizla atmak ve en onemlisi ulkemizin hemen hemen kagida indirgenen egemenligini tam anlamiyla yeniden kazanmak ve bir sonraki dunya duzeni degismine buyuk bir oyuncu olarak girmek.

Bu yazinin farkli kutuplardan etkilenen bir paranoya urunu oldugunu dusunebilirsiniz. Ozellikle "dugmeye basmak- Trabzon - Amerika - Agar (vs.)" baglantilarinin biraz fazla esnek oldugunu dusunebilirsiniz fakat bu baglantilar gecerli olmasa bile genis vizyonda Turkiye'nin yol haritasi degismeyecek. Stratejilerimizi daha detayli ve daha ileriye donuk dusunmek zorundayiz ve bunu yapabilmek icin her seyden onemlisi kendi icimizdeki guven baglarini guclendirip bir amaca dogru gitmeliyiz. Ancak ic siyasetteki rekabetin boyutu, tahrikten, paranoyadan, yikimdan ve vahsetten yardimlasmaya dogru kayarsa devletin hukumetler otesi organlari ulkenin gelecegini en guzel sekilde planlayabilir. Artik dugmeye basmasi gereken bizleriz!

3.6.05

Daşnak Partisi Ermeni Tehciri için Tazminatı Amaçlayan Yeni Planını Açıkladı

Radio Free Europe-Radio Liberty'nin bugünkü haberine göre Ermenistan'ın en eski ve etkin siyasi partilerinden, günümüz Ermeni hükümetinin de koalisyon ortaklarından olan Daşnak (çoğu Türkçe belgede Taşnak olarak bilinir) partisi artık sözde soykırımın tanınma safhasının gerçekleştiğini, dolayısıyla bugünden itibaren maddi tazminat ve toprak talebi merkezli yeni bir kampanya başlattıklarını açıkladı. Taşnak partisi Avrupa ve Amerika'daki diyaspora Ermenileri arasında da etkinlik sahibi. Partinin sözcüsü Giro Manoyan diyasporadaki Ermenilerin de partinin Avrupa ve Amerika büroları aracılığıyla bilgilendirilerek bu yeni kampanyaya katılacaklarını belirtti. Manoyan'a göre, özellikle Fransa gibi Türkiye'nin AB üyeliğine karşı ülkeler bu yeni kampanyaya da -eskilerine olduğu gibi- destek vererek Türkiye'yi uluslararası arenada sıkıştırılmasını sağlayabilir. Haberin çok daha uzun olan ingilizce aslını aşağıya kopyalıyorum. Web adresi de şöyle: http://www.armenialiberty.org/armeniareport/report/en/2005/06/68ECE185-ECBA-41F5-A000-B4D2696A39D9.ASP

Dashnaks Plan Shift In Genocide Recognition Effort
By Ruzanna StepanianThe Armenian Revolutionary Federation (Dashnaktsutyun) plans a major shift in its decades-long campaign for international recognition of the Armenian genocide that will aim to hold modern-day Turkey accountable for the events of 1915-1918, it emerged on Friday. Giro Manoyan, the spokesman for the pan-Armenian party’s governing Bureau, said that genocide recognition alone would not restore historic justice and that the international community should now “hold Turkey accountable” for the extermination of some 1.5 million Armenians in the Ottoman Empire. “There is no longer a need to merely prove a historic fact,” Manoyan told RFE/RL. He indicated that this will be at the heart of a planned “adjustment” of the activities Dashnaktsutyun’s lobbying structures in the United States, Europe and elsewhere in the world. Representatives of those structures began on Friday a two-day meeting to discuss the shift in the nationalist party’s emphases. The meeting took place behind the closed doors. The policy change is in tune with one of the main tenets of Dashnaktsutyun which has never made secret of its desire to get Turkey to not only admit to the genocide but also pay material compensation to Armenia and descendants of genocide victims. Earlier this year, Dashnaktsutyun accused the United States of prodding Turkey to recognize the genocide “without consequences.” Its leaders also want Yerevan to keep the door open for future territorial and financial claims to Ankara. “We believe that Armenia is unable to make such demands today,” Manoyan told RFE/RL in April. “But this doesn’t mean that it will be unable to do so tomorrow.” This stance contrasts with the official position of the Armenian government in which Dashnaktsutyun is represented with three ministers. “We are not talking about compensations, this is only about a moral issue,” President Robert Kocharian said recently. Manoyan claimed on Friday that in seeking Turkish reparations the Armenians can count on the support of countries like France that want Turkey to address the genocide issue before joining the European Union. “Incidentally, these are the countries that have said ‘no’ to the EU constitution,” he said. “According to commentators in those countries, the ‘no’ vote was in large part due to the prospect of Turkey’s EU membership.” However, neither France nor other EU nations that recognized the Armenian genocide have ever called for Turkish reparations. In a landmark 1987 resolution, the European Parliament stressed that “neither political nor legal or material claims against present-day Turkey can be derived from the recognition of this historical event as an act of genocide.” (Photolur photo)